30 Haz 2012

Küçük Işıklar

     Tatilin kollarına kendimi rahatça bırakan ben, sıkıntıdan evde duramamalara başladım yine. Sıcaklar filan hiç umurumda değil. Hâl böyleyken arayış içinde oluyor insan. Tek düzeliği zaman zaman benimsesem de bazen aynılaşan şeylerin yanında durmaktan bunalıyorum. Şehirler kalabalıklaştıkça insan yalnızlığını gidermeyi de geçiyor. Sadece "OHHH! diyeceği bir şeyler, bir yerler arıyor.

     Geçenlerde dezeoğlu (kuzin yerine dezeoğlu demek daha güzel lan. Siz de deneyin, çok güzel oluyor.)  geldi yanıma. Bir hafta mersinde kalacaktı. Zaten kıçının üzerinde durmamaya bahane arayan biriyim. Onun gelişinin bahanesiyle attım kendimi yine sokaklara. Lafı dolandırmıycam, gece gündüz boyuna içtik. Bir gün zaaflarıma yenildim. Zaaftan kastım ise minik bir sanat sokağı. Ne zaman yakınından geçsem oraya doğru yönelirim istemsizce. Ayaklarım beni götürür oraya. İşim gücüm de olsa, acelem de olsa durum değişmez. 14 yaşımdan beri durağım olmuş bu sokak. Beni de anlayın. Sokağın her santimetre karesinde çocukluğum, ergenliğim, anılarım, aşkım, ayrılığım ve daha neler neler var. 20'li yaşlarımda da vazgeçemeyişime bakılırsa orta yaşlarımda da gençliğimden izler taşıyor diyeceğim.

     Sanat sokağı Mersin'in o koca çarşısının kalabalığının içinde bir cennet kapısı gibi. Sokağa girince sebebini çözemediğin bir esinti olur mesela. O sokak gölge ve esintilidir. Benim tabirimde Mersin'de mini bir Cihangir'dir. Bir kaç resim galerisi, Saklıbahçe çay evi, Gramofon cafe -ki burası sanat ve alkol psikopatı liselilerin durağıydı bir zamanlar- , sanat klubu, antikacısı, sahafı, sokak kitapçısı filan var. İşte o gün dezeoğluynan girdiğimizde o sokağa zaten ne yapacagımızı bilmiyorduk. Ama damarlarımızın alkol çektiği aşikârdı. Sanat sokağında börek filan açan bir yer var vardı eskiden. Orası artık yoktu. Yani dekorasyon, çim halı her şey yerli yerinde ama tabela farklı. Küçük Işıklar, yazıyor. Yaklaştıkça şarkılar mekana yaydığı sıcaklığa beni de dahil etti. Jazz çalıyordu önce. Sona oraya oturmaya karar verdik. Şarkıları Teoman ve Leman Sam izlemeye başladı. Kanım daha da ısınır oldu.

      Ben metalik sandalyeleri, plazma tvsi, ps3 ve bilardo masalarının olduğu, milkshake vari şeyler satan ve saçma sapan yeni jenerasyon türk pop şarkıları çalan toplumca popüler mekanlardan oldum olası haz etmem. İtiraf etmeliyim ki bir cafe'de saatlerce pineklemeyi küçük görmeyen bir insanım. Ama her şeyde de olduğu gibi amacın ne olduğu ile ilgili bu biraz da. Yani etrafa asortik pozlar atmak için saatlerce StarBucks vari bir yerde pinekliyorsan elbette buna gülerim. Ama yapmadığım bir şey de değil. Dediğim gibi sadece amacım farklı. Bir yerde saatlerce oturup insanları incelemeyi, onlar hakkında kafamda saçma sapana tahminlerde bulunup hikayeler yazmayı, dudak okuyarak eğlenmeyi çok seviyorum. Zaten kurgularımı bu şekilde hikayeler toplayarak oluşturuyorum. Tabii siz bu kurgulardan habersizsiniz, o ayrı. Bir gün belki kitabım çıkarsa onda rastlayabileceksiniz kurgularıma. Blogumda harcayacak değilim elbette. Öyküler kitaplık raflarına daha çok yakışıyor sanki... Takdir edersiniz ki yazı yazmak ile öykü yazmak aynı şey değiller. Bir kurguyu oluşturursun, onu öyküleştirirsin, karakterlere can katar ve seni içine çekmesine izin verirsin. Tam anlamıyla bir kaç sayfada koca bir dünya yaratırsın. Bir öykü oluşturmak böyle bir şeydir. Böyle oluşturulan bir öyküyü sadece bir kaç gün gündemde kalacak bir blog sayfasında paylaşmam sizce ne kadar mantıklı? İşte bu yüzden sadece deneme ve günlük tarzı yazılarım var blogumda. Eğer bahsettiğim gibi fikrim değişmezse, belki bir gün öykülerimi de yayınlarım, kim bilir. Büyük konuşmamak lazım. Konudan fazla sapmadan esas meseleye dönüyorum. Popüler mekanları durduk yere yerden yere vurmamın sebebi şu ki Küçük Işıklar tam da bu bahsettiğim cafelere tepki olarak doğmuş sanki.
Nasıl desem, tahta sandalyeler, masalar, dingin şarkılar, sokakla iç içe bir mekan, ayağınızın altından kayıp giden kedi yavruları ve onları elletmeyen annesi. Ayrıca ismi de insana umut verici.

     Modernizm değil otantik bir yerler aradığımızı fark eden insanlar varmış meğer. Ne güzel.

      Siz içinizden "amma da reklam yapmış hea!" diye geçirirken ben Küçük Işıklardan neden bu kadar etkilendiğimi anlatayım. Gittiğiniz her kafe'de kafenin sahibi bizzat gelip  "Merhabalar efendim. Nasılsınız iyi misiniz? Keyfiniz yerinde mi?" diyerek sizinle tokalaşmaz. Ben böyle yerler arıyorum. Biraz da yaratıcılık. Öyle ki başka bir arkadaşımla gittiğimde de dikiş makinasından masa yaptıklarını fark ettik. Diğer masada oturan insanları tanımasanız da başınızla bir selam çakabileceginiz  ve karşıdaki insanın sizi sapık zannetmeyeceği bir ortamdan bahsediyorum. Daha da ne diyeyim...

     Bu yazıyı yazmamın bir diğer sebebi de Mersin'de yaşayan sözde entel kısmısının "Mersinde hiç sanatsal mekan yok yeaaaa! Mersin ot gibi şehir, bir bok yok! Mersinden çok sıkıldım keşke şuraya gitsem!" diyenleri tabiri caizse affedersiniz ama göt etmek! Bir diğer amacımda buydu. Evet arkadaşlar, Mersin minimum 500 kilometre sahile yani özgürlüğe, sonsuzluğa sahip bir çok yazarı ve şairi bünyesinde barındıran gayet de müthiş bir şehir. Keşfetmeyi bilirsen tabii. Yaşayıp da burun kıvıranlaradır bu sözüm. Hani İstanbul'da yaşayıp kız kulesinine, boğaza defalarca derdini döküp ağlayıp da bir ortama girdiğinde İstanbul'u kalabalık, baskın, pahalı diye gömen tipler vardır ya, Mersinin bir kısmı da öyle işte! Ekmeğini bir güzel yer, ama sonra da sıçıp sıvarlar. Olmadık pisliği kalmaz şehrin! Ben buna ifrit oluyorum işte. 

     Bu yazıyı yazmanın son amacı da şu ki biraz klişe olacak ama böyle yerleri siz de keşfedin. Saatlerce popüler alışveriş merkezlerinde pineklemek yerine yeni ve size bir şeyler katabilecek en azından bir kaç saatliğine huzurlu olabileceğiniz bir yerler keşfetmeyi deneyin.Kabul ediyorum ki hepimiz ister istemez bir yerde popüler kültürün kölesi olmuş durumdayız. Ama en azından ufak ufak karşısında durmak da bir şeydir hani.

7 yorum:

AhuDudusu dedi ki...

"kendini evinde hissetmek" tabirini bu mekan için kullanabiliriz bence. Çok güzel olmuş çok da iyi güzel olmuş burası ^_^

Zaman! Eriyor... dedi ki...

En güzeli Galata.Canın mı sıkıldı,atla vapura,ver elini Kadıköy.Yok ben Avrupa'da takılacağım dersen Taksim,Cihangir ve Nişantaşı.Bu bölgeye çok yakın oturmama rağmen hala bölgeye tam olarak hakim değilim.İstanbul görebilene gerçekten masalsı.Birde aşık olsam...

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

cihangire aşığım zaten. esasında istanbula aşığım. insanlar boğulduklarını söyleseler de aldırış etmem ve inanma onlara. kalabalık şehirleri özellikle çok seviyorum. hele ki denizi varsa. meselem şehirler değil, yaşadığı şehri keşfedemeyip, bakması gereken gözle bakmayıp şikayet edenler.

Mersinde sanat sokağı
istanbulda cihangir, beyoğlu
ankarada istiklal
izmirde başka antalyada başka vanda başka rizede başka bir sokak/semt! bence güzel olmayan şehirler değil, insanların bakış açıları.

Zaman! Eriyor... dedi ki...

Favorim Galata!Cihangir'de fena değil.Ve bu muhitte oturan profil genelde:Etelektüel,sanatçı,yabancı öğrenci,çok azda kalsa eski garyi-müslümler gibi gibi.Ve bölgenin bağımsızlığını ilan etmesi benim ütopyam.Düşünsene sadece sanat,eğitim,eğlence ve türevleri olan bir ülke!

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

düşüncesi bile müthişş :)

ed dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
ed dedi ki...

yazlarini mersinde geciren biri olarak dicegim su ki,ne oraliyim ne de oranin yabancisi:) bahsettigin sokagi hic mi hic bilmiyordum ama bu sene kesinlikle gidicem!tam olarak nerede?Karalama isinde de cok haklisin..Kücükken bi hayalim vardi mersinde bi denize karsi olan apartmanlarin en üst katinda olan bi evde oturmak gibi:)oranin denizi candir cann:)