14 Eyl 2012

Geçmişe Yolculuk

     Uzaklaştıkça uzaklaşıyorum dünyadan. Ondan uzaklaştıkça kendime daha da yaklaşıyorum. Boyut değiştirir gibi özlemle koşuyorum bir yere. Yüzeyi masmavi bir deniz, gök kırmızı. Toprak parçasına dair hiçbir şey yok. Bir ses, bir nefes, hiçbir şey...

     Kaybolmak istiyordum. Bunun için kendime içinde kaybolabileceğim bir diyar yaratmalıydım, yarattım. Ve kayboldum. Ne zaman kaybolmak istesem karşıma hep bir kız çocuğu çıkıyor. Ben bu diyarı tasarlarken onu hayal etmemiştim. Neden burada? Anlam veremiyorum. Geçmişime dair ne varsa birer birer yüzüme vuruyor. Ondan nefret ediyorum.

     Özleyemiyorum. Özleyecek bir şeyler arıyorum. Sözde var gibi görünüyor. Özde hepsi birer hiç. Birinin hayatından bir süreliğine çekilip izlemelisin. Özlenmediğini ve sana ihtiyaç duyulmadığını görüyorsan ve bunu hissedebiliyorsan, onun hayatından çıkıp gitmek bu kadar zor olmamalı. Olmadı. "Belki de düşündüğüm gibi değildir..." ile başlayan cümleler kurmamalısın. Duygularını moronca tatmin eder belki ama şüphe denilen şey bununla doymaz, yetinmez. O hep yer bitirir seni. Ve bir şüphe asla haksız çıkmaz. Israrla görmezden gelirsen en sonunda o şüphe için ufacık bir lokma olup çıkarsın ve seni yutuverir. Bu öyle bir lokma ki bir filin üzerine basıp geçtiği karınca kadar bile değil.

      Bütün diyarlarımdan vazgeçiriyor bu kız. Allahın cezası, peşimi bırakmıyor hâlâ. Kırmızı eteğinin her bir pilesinde bir anı saklıyor, yüzüme yüzüme savuruyor. Denizlerimi kirletiyor, gökyüzümü bulandırıyor, yanaklarımı ıslatıyor. Beni kendine çağırıyor. 

     Yaşamak bu kadar önemsiz, basit ve gereksizken mucizevi bir varlıkmışsın gibi umutlandırmalar niye? Beraberinde acıyı getiren bir kaç dakikalık bir orgazmın ürünü değil miyim? Bütün edep sınırlarını aşan bir şeymiş gibi sevişmeyi ayıplar listesinin zirvesine oturtanlar, ben dünyaya gelince neden dünyanın en iyi işini yapmışlar gibi gözümün içine baktı? Neden ince ince örülmüş yeleğime maşallah'lar, çeyrek altınlar takıldı? "İyi iş çıkarmışsınız gençler. Aman da ne tatlı!" demenin cebe zarar bir yöntemi mi bu? Sırf dile gelmemek için sen git altın al. Geri zekalılar!

      Ne diyordum? Hah. Şu dünyaya gelme nedeni... Tamamen saçmalık. "Kendiliğinden anlam kazanır belki." diyerekten bir şeyler deniyorsun. Sevmeyi, özlemeyi, değer vermeyi deniyorsun, ama yok arkadaş. Her şeyiyle mantıksız. Ölüp gidiyorsun, birilerini üzüyorsun. Önce onlara ağır geliyor. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarına devam ediyorlar. Sen onca yaşadığın sancıyla kalıyorsun. Anıların, aşkların, sevinçlerin, umutların, bilhassa hayallerin, hepsi birden toz olup uçup gidiyor. Şu dediklerinde yalan yok: bütün evrenin, tanrının acemiliğine gelmiş bir sims oyuundan farkı yok.

     Ölemiyorum. Belki olmak istemiyorum bu dünyada ama yokluğumda hayatı değişecek çok insan var. Mutluluğuna kıyamadığım insanlar var. Zaten çevremdeki herkesi mutlu edebilmek gibi tuhaf bir yeteneğim var. Ama bu yetenek öyle beter bir meret ki farkında olmadan ve kendimi mutsuz ederek yapıyorum bunu. Kimse üzülmesin diye dünyaya katlanmak gibi mesela.

      Hayatımın en azından bir kaç yılını anlamlı kılmayı başarabilen biri bir ara bir şey yazıp göndermişti bana. Bir şarkı sözü:
     "Sen nasıl başardın? Yüz yıllık ağaç gibisin. Nasıl böyle kaldın? Büyürken eskimeyen, eskise de değerlenen"

     Çevremdeki gözlerin çizdiği kızıla bak hele! Artık nasıl bir şey yapmışsam, benim bile haberim yok. Güçlüymüşüm, eskimezmişim, yüzyıllık ağaç gibiymişim. Bir kahraman olup çıkıvermişim. Birilerine bir şeyler öğretebilmişim. Bir şeylerden kurtarabilmişim. Mişim mişim mişim. Mahvettiklerim bu kadar mı görünmez? İçimdeki çürüklerin kokusunu ben alabiliyorum, onlar nasıl alamıyorlar? Gözlerim bu kadar mı yalancı?

      Güçlü filan değilim ben ya! Belki de öyle görünmeye çalışmak yordu beni, bilmiyorum. 

     Ne kendi dünyamı yaratabiliyorum, ne de bu dünyadan gidebiliyorum. Öyle bir araf ki nefes almak bile acı verebiliyor. Saçma sancılarınızdan midem bulanıyor, inanın. 

Aşkın gerçeğini kabul edin ömrünüze, nasıl olsa geçmişinizde kalacak. Bari güzel hatırlansın. 
Hep bir kaç dostu olması gerekir diye düşünürdüm insanın. Ama öyle değilmiş. Bir dolu arkadaşınız olsun ama sırdaşınız olmasın. Dost, öz kardeşin olmadıkça mutlaka kibirine yenik düşecektir nasılsa. Sırdaşın olmasın ki aramaya yüzün olsun.
Ailenizden öfkenizi gizlemeyin, onlar yüzünden bu dünyadasınız, bu sıkıntılar hep onların yüzünden. Ama minnetinizi de esirgemeyin, onlar sayesinde doydunuz.

Geri zekalısı"nız" demek isterdim ama geri zekalı"yız" malesef. Yaşamayı beceremiyoruz. Sevmeyi beceremiyoruz. Gitmeyi hiç beceremiyoruz. "Ne demeye geldik ki bu dünyaya" demek hiç mi gelmedi aklınıza? Bu kadar geri zekalı olamazsınız. En azından benim kadar geri zekalı olun, biraz olsun sorgulayın.

     "Ne diyor bu kız ya? Kendini ne sanıyor?" Aklınızdan geçen bu, biliyorum. Belki de yanılıyorum. "Ne yaşamış ki bu kız?" diyorsunuzdur belki de. Boş verin. Umursamıyorum. Çünkü artık bir şeyleri anlamlandırmak istemiyorum. Umduğunuz gibi saçma aşk çıkmazları, kalp ağrıları ve yaşam kaygısı çekmiyorum. İnsanlar geliyorlar ve gidiyorlar. Üzerine basıp geçer gibi, biraz alay ederek, biraz gülerek ama kaldıkları yerden devam ederek. Bir duraktan farkın kalmıyor. Bir sigara molası kadar bile değilsin belki onlar için. Sadece uzaklaşmak istiyorum. Tiksindiğim ne varsa hepsinden.

     Neşemi özlüyorum. Olur olmaz her şeye gülüşlerimi özlüyorum. Hayal kurabilmeyi özlüyorum. Henüz yaşlanamadan ruhumda oluşmuş çizgileri, kırışıklıkları bir beyaz kağıttan kelime hatasını siler gibi silmek istiyorum. İz kalacağı garanti, ama var olmasından daha iyi.

     Yine şu küçük kız. Gitmiyor, hep çağırıyor. Geçmişime gitmem gerek sanırım. Yaşadıklarım hafızamda tatlı birer anı olmaktan çok omuzlarımda bir yük artık. Dedim ya, ne bu dünyadan gidebiliyorum, ne de kendime bir dünya yaratabiliyorum. Madem kaybolmam şart, geçmişimde kaybolmak en güzeli. Çünkü oralar çok güzel, çok yeşil, çok mavi, çok kırmızı. Geçmişe yolculuğa giderken bir "bugün" bile koymuyorum cebime. Koymayacağım. Çünkü:

"Bugün kendimi tonlarca yük taşıyan gemilerin denizi gibi hissediyorum. 
Kaldırma kuvvetim var, ama şehrin atıkları içime akıyor."


Özür dilerim, "yarına çıkabilmem için heyecanı hatırlamam gerek."



4 yorum:

Adsız dedi ki...

slm,cok alakasiz bir yorum olacak ama icimde kalsin istemedim,blogunuz rengi,sekli,yerlesimi niye hosuma gitti bende bilmiyorum,sadece okadar senelik takipciyim buda guzel buda guzelmis diye ayirdiklarim olurdu gorunum icin ama bu hakkaten guzel ama ya!eger olurda sanmiyorum ama diyelimki oldu bende bir blog acmak istedim burdaki leri calarsam eger simdiden ozur dilerim,birebir tipatip aynisi olsun diyede yuzsuzluk yapip sizden yardim istesem cokmu ileri gitmis olurum!ama ne yapayim ya cok begendim..

Adsız dedi ki...

merhaba,birsey sormak istiyorum size tasarimdaki yan tarafta duran resmi nasil eklediniz,daha oncede soylemisdim tasariminizi cok begendim ve sizden yardim istiyorum kaymayan bayan resmini nasil ekledigininzi ogrenebilirmiyim mumkunse

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

begenmene sevindim fakat blogumu taklit etmeni istemiyorum canım.

Gülden GÜL dedi ki...

Bloğunuzu çok begendim, takibimde
Benimde burda beklerim..

http://guldengul.blogspot.com/

Sevgilerimle...