15 Mar 2013

Sen mi geldin kontes?


       Bir süredir yaşamı pencerenin ötesinden izlemek daha cazip geliyor. Aslında böyle söylüyorum çünkü sorgulamanızı istemiyorum. Doğru olan, pencerenin ötesinden izlediğim filan değil. Doğru olan, hiç izlemediğim. Hiçbir şeyi sevmediğim bir devri deşip geçiyorum: hiçbir şeyi sevmeyerek. İlgi gösteremiyorum size, kendime, fikrime. Yoruluyorum düşünürken, biraz da oturup düşüneyim diyorum, oturarak düşünmekten yoruluyorum. Hmm şimdi de yatarak düşüneyim diyorum. Kafamın içindeki düşünceler sarıyor her bir yanımı. Yatarken de yoruluyorum. Hep yoruluyorum. Başım ağrıyor. Kurtulamıyorum onlardan. Kurtulmaya çalışırken neden diyorum. Neden yani? Kaçıyorsun yine, kaç bakalım. Nereye kadar kaçacaksın kendinden. İçimde benimle savaşan bir ben var, ona sözüm geçmiyor. Uyumaya çalışıyorum, saatlerimi alıyor. Uyumaya çalışırken yoruluyorum. Yeni taktikler üretiyorum düşünceleri savurabilmek için. Yastık desenindeki çizgileri birleştirip zihnimde bir şekil yaratmak, tırnak yemek, dudak kemirmek, gözlerimi kapatıp koyun saymaya çalışmak. Düşünceleri savurabilirsem uyurum çünkü biliyorum. Ama hiçbiri olmuyor. Yoruluyorum. Hiçbir işe yaramıyorlar. Yine etrafımı sarıyorlar. Sinirlenip kalkıyorum, söylenerek bir sigara yakıyorum, dumanı gözlerimi acıtıyor. Zaten gözlerim uykusuzluktan da acıyor. Günlerdir uykusuzum. Yüzyıllık bir uykuya ihtiyacım var.

     Bir gün başlıyor, ben onu görmüyorum. Ortalarında filan şahit oluyorum günün doğduğuna. Akşama yönelik saatlerde gözümü açıyorum uykudan. Çünkü zaten gün başlamaya yüzünü dönmüşken ancak uyuyabiliyorum. Kahvaltıyı ekmek arası yeşil zeytin ile geçiştiriyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Bir bardak çay içiyorum. Çaya güveniyorum, o da hafifletmiyor bazen. Sonra kitaplara dalıyorum. Bir kitap okurken önceden okuduğum bir kitabı özlüyorum bazen. Bulup açıyorum, bakıyorum içine. Sonuna düştüğüm notlara bakıyorum. Altını çizdiğim cümleleri okuyorum. O kitabı okurken nasıldım, ne kadar mutluydum, ne kadar üzgündüm, ne düşünüyordum da bu cümle bana özel geldi, altını çizmeye değer buldum? Diyorum. Hayal meyal bir şeyler hatırlıyorum. Kendimi ele vermişim, diyorum. Umarım bu not tuttuğum kitaplar birinin eline geçmez ben öldükten sonra. Babam görmesin, çok üzülür bu kafamın içindeki savaşları görürse. Kafamın içinde kan gövdeyi götürüyor, kimsenin haberi yok. Ben ölürsem kitaplarımı çok uzak bir ülkenin kütüphanesine verin. Dilimizi bilmeyen bir ülkenin bir kütüphanesinde, gelişigüzel raflara başka başka kitapların arasına sıkıştırsınlar bu kitapları. Altını çizdiğim hiçbir cümleyi bilemesinler, sonlarına yazdığım hiçbir notu okuyamasınlar. Belki bir Türk ya da Türkçe bilen herhangi birinin yolu dilimizi bilmeyen bu ülkenin kütüphanesine düşer. Rastgele bir raftan çektiği kitaplardan biri benim okuduğum not düştüğüm kitaplardan biridir. Belki biri anlar, ama anlatamaz. Bilmez ki beni. Nereden bilsin? Sadece anlar. Ya da anlamaya çalışır. Ne büyük hatalar tanrım! Ne büyük hatalar, okuduğum kitabın sonuna yazı yazmak. Bu hatayı yapmayı seviyorum. Aferin böyle hataları sev sen ancak. Bak uzak ülkelere göndersen bile kaçamıyorsun. Elbet bir gün görecek onları birileri. Olsun yine de yok etmeyin siz onları. Dilimizi bilmeyen bir ülkenin kütüphanesinde herhangi bir rafta solsun yaprakları.

     Bu düşüncelere dalmışken kitabın kapağını kapatıyorum bir anda. Odada olduğumu fark ediyorum. Ne ara uzak bir ülkenin kütüphanesine gittiğimi düşünüyorum. Düşünce hızıma yetişemiyorum. Bir şeyler yazmayı deniyorum. Kalemim de yetişemiyor düşüncelerime. Yoruluyorum. Onu da bırakıyorum. Hevesim kırılıyor. İki cümleyi bir araya getiremiyorum. Kafam darmadağın, her şey ortalığa saçılmış. Hangi birini toplayıp bir cümle, sonra bir paragraf, sonra da onu koca bir metin yapacağım? Zor geliyor, düşünmek yeterince yorucu zaten. Ben düşünürken kaydedebilen bir icatta bulunamadı daha bu şapşal İsviçreli bilim adamları. Neyleyim o zaman nano çağı, nano teknolojiyi? Peeh!

      Gün böyle geçip bitiyor işte. Takvimi takip edemiyorum bazen. Günleri şaşırıyorum. Pazartesi sandığım cumalar oluyor, Pazar sandığım pazartesiler yaşıyorum. Saatleri hiç takip edemiyorum. Uyandığım saatler hep karanlık oluyor. Hangi saatte uyudum tahmin edemiyorum. Akşamın karanlığı mı bu, sabah öncesi gece karanlığı mı tahmin edemiyorum. Sabaha karşı zar zor uyuyabiliyorum çünkü. Uyuyabildiğimde ise kâbuslardan kaçamıyorum. Hepsi bir karabasanla son buluyor. Uyumaktan da korkuyorum.

      Herkes şikâyetçi. Hiç aramıyorsun, sormuyorsun. Anlatmasam soracağın yok. Unuttun beni. Oooo! Kontez, sen de mi buradaydın? Yüzünü gören cennetlik... Sen yaşıyor muydun ya? Hayret, derse gelmişsin. İnsanlardan kaçtığımı söyleyip, bunu yüzüme vuruyorlar önce. Ve bu konuda da suçlanıyorum. İnsan içine çık biraz, biraz mutlu olmayı dene diyorlar. Deniyorum, yadırgıyorlar. Mağarandan çıktın sonunda diyorlar. Sanki el birliğiyle beni tekrar mağaraya tıkmak ister gibi. Müthiş bir düşmanlık söz konusu, hiç çözemiyorum. Bunca insanın benimle ne derdi olabilir?

     Dostlarımın her biri başka şehirlerde. Aşk, aşk mı? Aşk yok. ama olunca ne oluyor sanki? Kimse öylesine dolmuyor gözlerime, öylesine karışmıyor bana.
     Yokluğumu hissediyorlar. Geliyorum, varlığımı görmüyorlar.
   Yokluğumu fark etmiyorlar. Geliyorum, varlığımı görüyorlar, neden geldin diyorlar. Ha var ha yok, ne önemi var madem fark etmiyorsun. Önüne baksana arkadaşım. Korkuyorum hepinizden, zehirliyorlar beni. Kandırıyorlar. Bir süreden sonra her gülümseme samimiyetsizleşiyor. Sevmekten katlanmaya dönüşüyor. Sevecekseniz sevin. Bana katlandığınız düşüncesi bile beni çıldırtmaya yetiyor. Ben kendimi kurtarıyorum sizden. Zehirleneceğim yoksa, çok kötü.

     Her türlü şikayetçi insanlar. Yokluğumdan bir şikâyetiniz yoksa olmamı istemeyiniz benden. Hayır, burada bizimle olmalısın diyorsanız, beni göndermeyiniz geri mağarama. Ya tamamen benimle olun, ya da yalnızlığıma dokunmayın. Bir görünüp, bir kayboluyorsunuz. Hayalet misiniz nesiniz, anlamadım ki ben nedir derdiniz?


6 yorum:

pe hito dedi ki...

Çok yakın bir zamanda benzer bir şey yazmıştım.. Oluyor böyle anlarımız,çıkmazlarımız ama şu an yaptığın şeye ihtiyacın var, bu belli. Kendinle baş başa kalmak. Kendini bulduğunda, çok daha güçlü çıkacaksın hayata.
Güçlendiğin bir yazıda görüşmek üzere, sevgiler :)

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

güçsüz değilim ki. sadece canımın istemediği şeylere fazlaca yorgunum. kitap okurken gücüm had safhada. sadece insanlar fazla samimiyetsiz ve gereksiz, o kadar.

teşekkür ederim, sevgiler.

EfsuN dedi ki...

Bazen oluyor böyle. Belki yeni bir amaç ya da bir şeyi yapmaya istek duyduğunda. Belki artık gerek olmayan şeyleri hayatından çıkardığında. Ya da belki sadece öylece geçiyor işte bunlar...

Umarım kendini mutlu hissedeceğin şeylerle devam eder hayatın.

Fatih Demirkol dedi ki...

bana da beklerim blogun takibe alındı keyifli yazılar:)
http://myworldinthebooks.blogspot.com/

Mia Wallace dedi ki...

kızılgınım nasıl da içini dökmüş..

hayatı o şekilde izlemek güzel gelmiyor bana.

Nurdan Karabayraktar dedi ki...

Benim anlatamadığım duygularımı, benden daha iyi anlatıyosun kendimi buluyorum