26 Kas 2014

tiktak

     Hem kaybetme korkusuna hem de anın mutluluğuna aynı anda hiç bu kadar yakın hissetmemiştim kendimi. Farklı odalarda ve yataklarda takvim çürütmenin anlamsızlığını sorguladım önce.

Ama yirmi birinci yüzyılda sevmek bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Saatleri izleyip duruyorum durmadan. Ama durduramıyorum zamanı. Akrebe de yelkovana da düşman oldum. N'apsak bilemedim ki? Her geçen saniyeye bakıp anı kaçırmak mı? Şu ana sere serpe uzanıp sonradan yanmak mı? Hep yaşarken yandın. Bir kez de güzel bir şeyin bedelini öde, varsın. Nasıl olsa her türlü yanacaksın. Hem yirmi birinci yüzyılda mesafe diye bir şey de yokmuş. Öyle dediler. Varsa da tüküreyim çarkına öyle yüzyılın.
Ben artık saniyeler sonra öleceğimi düşünerek yaşamak istiyorum.

Yirmi birinci yüzyılda yaşamak bunu gerektiriyormuş. Öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

      Bütün bir şehri baştan aşağı yürümek istedim bugün. İlk beş metrede tıkandım. Bir nebze yorgunluk hissetmezdim oysa, azıcık birazcık sevseydim. Ama bu gri, hatta renksiz şehirdeki tüm çirkinliği örtmeye gücü yetmezdi ayak izlerimin. Her yanını tepelemek istedim. Toprağının her bir karışında tepinmek istedim. Taşı, toprağı, insanı, her şeyiyle yabancı bu şehir bir bedene bürünsün istedim. Saatlerce tokatlayıp hırpalamak, parçalamak istedim.
Daha önce hiç düşünmezdim;
Dünyanın en güzel şeyini, dünyanın en cehennem şehrinde yaşayacağımı.
Benim de cehennetim burasıymış işte.
Yirmi birinci yüzyılda yanmak bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Kendimi bildim bileli ölüme kendimi neden bu kadar yakın hissediyorum, hiç bilemedim. Sanki bir anda bu gelişigüzel trafikte telaşla ilerleyen şu şoför birazdan üzerimden geçecek. Sanki bir anda toprak ayağımın altından kayacak, düşeceğim tepe üstü ve gökyüzünü, yüzünü son kez göreceğim.
Ya da son kez ağlayacağım.
      Sanki dünyaya gözünü yeni açmış ve neden doğduğunu bile bilemeden birazdan göçüp gidecek talihsiz bir bebek gibi birkaç dakikalığına uğrayıp gideceğim dünyadan. Ne öncesi var ne sonrası. Sadece şu andan eminim, onu da elimde tutamıyorum. Kayıp gidiyor. Her an ölecekmişim gibi.

Yirmi birinci yüzyılda ölmek bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Ben aslında ölmek falan istemiyorum. Köküne kadar yaşamak istiyorum hatta. Bence bu yüzyıl bunu gerektirmeli. Ama kimse öyle demiyor.

Sadece birazcık korkuyorum, o kadar işte.

    Sonra uzak bir çağdan seslendi düşünmekten aforoz edilmiş bir bilgin;

Asıl yirmi birinci yüzyılda sevmek vurkaç yapmayı gerektiriyormuş. Geçtiyse şimdi kabullen, eğ başını ve git aptal kadın.

      Tükürmüyorum bu dünyanın çarkına filan. Çark mesafeler sayesinde dönüyormuş. Kırılan her kalp çarkı bir çentik daha ilerletiyor ve dünya bu şekilde dönüyormuş. Saygı duyuyorum artık tüm mesafelere, dünyanın bu işleyişine.

Güneşin bir gün kendisini eriterek yok etmesi dileğiyle.


5 yorum:

Profösör dedi ki...

Güneş hiç kendi kendini eritir mi! Kendi kendini eritince güneş insanı delirtir mi!. Ne güneş erisin, hqne de insan delirsin, Kıyamet kopsuda da bir an önce kainat yok olup bitiversin!...

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

Güneş dünyayı eritsin demek istemiştim zaten. :) belli ki bir anlatım bozukluğu var. Teşekkürler, düzelteceğim.

Ruhsuz Atmaca dedi ki...

Dünya adaletsizleştikçe sevgiler de, aşklarda kahpeleşip alçaklaşıyor...

Ruhsuz Atmaca dedi ki...

Dünya adaletsizleştikçe sevgiler de, aşklarda kahpeleşip alçaklaşıyor...

dönüsüm dedi ki...

Merhabalar bir suredir yazilarina goz atiyorum. Bloguma bakmani cok isterim; http://ilkdonusum.blogspot.com.tr. not: yazilarin altinda donusum yazanlar sahsima aittir.. saygilarimla.