5 Kas 2014

Turgut gibi



Aylardır yayınevim benden bir dosya beklerken ben elimdeki dosyaya hiçbir katkıda bulunmuyordum bile. Ve sürekli geçiştiriyordum. Bak tüyap yaklaşıyorlar, kültür bakanlığı, noter bıdıbıdılarının içinde, kendini bile çözemezken, dinlemezken, bilmezken, eksikken ve yorgunken, insan nasıl içine dönüp o hikayeye son verebilir ki? İnsan kendine bile akıl veremiyorsa nasıl başka bir hikayenin kahramanının aklı olabilir? Nasıl ona derinlik verebilsin, kendi içine bakmaktan bile korkarken?

En sonunda beni rahat bırakın! dedim. Rahat bırakın, rahatça döküleyim, serpileyim, çoğalayım, azalayım, ağlayayım, güleyim, düş göreyim ve yazayım.

     Beş gece önce yazdığım her şeyi elimin tersiyle masanın altına ittim, Yatağın altına ittim, tavan arasına sakladım, sandığa koydum, kilitledim, üzerine de yatak döşek dizdim. Döşeklerin arasında
annemin sakladığı çeyrek altınlardan ziyade sandığın çürük yarıklarından sızan yarım kalmış hikayelerin kahramanlarının çığlıkları vardı belki. Beni kurtar! Sus! Kokuları vardır bir de hikayelerin. Koku hafızasının ansızın attıgı tokatlar gibi bir anda yapıştırır, anlamazsın neye uğradıgını. Ama koku yayılmasın diye kapıyı iyice kilitledim. Anahtar deliğini ve kapı altı boşluğunu da küçük karton parçalarıyla tıkadım. Sese çare yoktu. Yalıtımı hiçbir zaman sağlayamadım. Ama kulaklıktan son ses Nina Simone kulaklarımdan beynimin içine akarken dışarıdaki ses çok da beni ırgalamazdı.
      Yarım kalmış hikayelerden hiç hoşlanmazdım oldum olası. Bir sonuca varmayan varamayan sürüncemelerde insan kendini kaybediyor çünkü. Belki yarın belki on yıl sonra. Çok da mühim değildi süreç. Üstelik sabırlıyımdır da. Ama sonucu bilmeliydim. Kararsız, kafası karışık insanları da hiç anlamadım, Hikayeleri de. Ben de kafası karışık bi kadınım oysa, her kadın gibi. Biraz da eksiğim, eylül gibiyim. Bakma böyle dediğime. Ama benim kafa karışıklığım içinde bile her şey yerli yerinde bir düzene oturmuştur. Asla kafa karışıklığına kurban gitmeyecek şeyler vardır. Yerlerinden asla oynamazlar. Bir tek toz bile kondurmam. Bir lale yaprağını narince siler gibi her dakika tozlarını alırım. kıymetini bilirim. Yarım kalmış olsalar da bir yere kilitlemiş olsam da sağlama almıştım onları, Çöpe atmamıştım. Arada gider yoklarım belki. Çıkarır, koklar, sonra yine yerine koyarım. onlar için ağlarım gerekirse. His öyledir. Hisliler de. Öyle kolayca devam edemezsin yeni bir hikayeye. Atamazsın çöpe falan da. Aşağıdaki çöpte olsa, donsa şu soğukta nasıl uyursun yatağında? Onlar yerli yerinde duruversin usluca. Şimdi bu kitabın vaktidir dedim. başı belli, sonu belli.

"Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir." der Emrah Serbes.

Kitap bitti, editör hanım! Sıyrıldım ben de şimdiden. Kendimden. Şimdi uzak bir çağdan bu küçük kadına el sallıyorum. Ufaldı gözümde çünkü. Artık o kadını hiç sevmiyorum. İnançları ve umutları olan kadınlar bu yüzyılda aptal olarak nitelendirilirler çünkü. Çünkü böylesi bilmez enayilik ile cömertlik arasındaki çizgiyi. Şimdi al bunu, napıyorsan yap.

Barış bıçakçı da der ki;

     "Editör hanım, elime kalem aldığımda sahip olduğum romanım basılırsa, belki günlük hayatta da sahip olabilirim! bütün umudum bu!
      Romanım basılırsa, beni kovalayan saksağanların karşısına korkusuzca dikilebilirim. Her sabah gazete almaya giderken selamlaştığım ada görevlisi nedim'in, gündüzleri apartman boşluğunda sesleri yankılanan, kapı aralarından, gözetleme deliklerinden bana bakan komşu kadınların ve nazlı'nın ailesinin karşısına nihayet düzgün bir kıyafetle çıkabilirim. Yazar kıyafeti. Fena değildir. En azından eskrimci kıyafetiyle dolaşmaktan daha iyidir. Çünkü toplu konutlardaki hemen herkes bana, ani bir hamleyle kalplerinin üzerindeki bir düğmeye dokunup iç dünyalarının çirkin ışığını yakacakmışım gibi çekinerek bakıyor.
     Romanım basılırsa, istifa edip evde oturmam, kitap okumadan, tek bir cümle yazmadan sadece hayal kurarak boş boş geçirdiğim saatler bir vicdan sorunu olmaktan çıkar. Belki john mayall'dan sensitive kind'ı veya 16 horsepower'dan sinnerman'i acze düşmeden, ikide bir burnumu çekmeden dinleyebilirim. Geçmişle ilgili hiçbir marazi duyguya kapılmadan çilek reçeli yapabilirim, hatta şeftali reçeli de. 
     Ayrıca, romanım basılırsa, daha çekici bir erkek olabilirim. bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı kadınlardan beklediğim gibi.
...
     Kendi acılarımıza ve başkalarının acılarına hiçbir yeni biçim arayışına girmeden tanık olmamız ve      sessizce katlanmamız bekleniyor. Günümüzün dünyası Beckmann'in dünyasından daha tekin bir yer değil. Her şey kendini ölçüsüzce çoğaltarak var olmaya çalışıyor: insanlar, silahlar ve para!
      Hayata baktığımızda orada, çöplüklerin ve cinayetlerin saltanatını görüyoruz, orada minarelerin ve süngülerin gülünç, berbat şiirini görüyoruz, kirli savaşların heybetli anıtını görüyoruz. " Edebiyat yavaş yavaş lüks haline geliyor. Bu koşullarda yazmak, tek ve öldürücü bir hamleyse anlamlı! Ötesi üçkağıttan başka bir şey değil.
 Yayınevinize teslim ettiğim romanı yazarken, elbette ben de o tek ve öldürücü hamleyi aradım, hep aradım. Ama şimdi yazdıklarımı düşünüyorum da...
    Beş yaşımda annemle ve babamla bir taksiye binip sünnet olmaya giderken, annemin elinden tutmuştum. Korkuyordum. Babam ön koltuktan bana doğru dönüp canımın hiç acımayacagını müjdelemişti: Sinek ısırığı gibi bir şey hissedeceksin."
     Hayır o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben editör hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın; hiç acımayacak!

Ben de aşağı yukarı böyle diyorum. Ama elbette ekleyeceklerim var.

Şimdi al bunu editör hanım! Bitti kitap beş gecede! Basıyor musun, umutsuz diğer dosyaların arasına mı atıyorsun? Tozlandırıyor musun? Kitapçıların raflarına renk mi katıyosun? Artık sana kalmış. Ben yazar falan değilim. Barış gibi sinek ısırıklarının müellifi de değilim. Ben kağıt kesiklerinin müellifiyim! Olur da basacak olursan, sonuna ekle:

Çok acıyacak!

Uyarı da değil, tehdit! Bunu da ekle.

Ben gidiyorum. Turgut gibi...Hayalimi yanıma alıp bir trene biniyorum, dedim ya uzak çağdan sesleniyorum. Şehir arkamda kaldıkça şehrin gözünde ufalarak kayboluyorum.




4 yorum:

Sinan Faydalıtürk dedi ki...

hayırlı olsun kitabını bitirdin sanırım :) ilk baskıdan bir tane imzalı istiyoruz ;)

AhuDudusu dedi ki...

en kısa zamanda başucumda görmek istiyorum o kitabı artık!

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

sayılı zamanlar diyelim. :)

KIZILGIN (Selnur Güneş) dedi ki...

elbette @sinan :)