26 Kas 2014

tiktak

     Hem kaybetme korkusuna hem de anın mutluluğuna aynı anda hiç bu kadar yakın hissetmemiştim kendimi. Farklı odalarda ve yataklarda takvim çürütmenin anlamsızlığını sorguladım önce.

Ama yirmi birinci yüzyılda sevmek bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Saatleri izleyip duruyorum durmadan. Ama durduramıyorum zamanı. Akrebe de yelkovana da düşman oldum. N'apsak bilemedim ki? Her geçen saniyeye bakıp anı kaçırmak mı? Şu ana sere serpe uzanıp sonradan yanmak mı? Hep yaşarken yandın. Bir kez de güzel bir şeyin bedelini öde, varsın. Nasıl olsa her türlü yanacaksın. Hem yirmi birinci yüzyılda mesafe diye bir şey de yokmuş. Öyle dediler. Varsa da tüküreyim çarkına öyle yüzyılın.
Ben artık saniyeler sonra öleceğimi düşünerek yaşamak istiyorum.

Yirmi birinci yüzyılda yaşamak bunu gerektiriyormuş. Öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

      Bütün bir şehri baştan aşağı yürümek istedim bugün. İlk beş metrede tıkandım. Bir nebze yorgunluk hissetmezdim oysa, azıcık birazcık sevseydim. Ama bu gri, hatta renksiz şehirdeki tüm çirkinliği örtmeye gücü yetmezdi ayak izlerimin. Her yanını tepelemek istedim. Toprağının her bir karışında tepinmek istedim. Taşı, toprağı, insanı, her şeyiyle yabancı bu şehir bir bedene bürünsün istedim. Saatlerce tokatlayıp hırpalamak, parçalamak istedim.
Daha önce hiç düşünmezdim;
Dünyanın en güzel şeyini, dünyanın en cehennem şehrinde yaşayacağımı.
Benim de cehennetim burasıymış işte.
Yirmi birinci yüzyılda yanmak bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Kendimi bildim bileli ölüme kendimi neden bu kadar yakın hissediyorum, hiç bilemedim. Sanki bir anda bu gelişigüzel trafikte telaşla ilerleyen şu şoför birazdan üzerimden geçecek. Sanki bir anda toprak ayağımın altından kayacak, düşeceğim tepe üstü ve gökyüzünü, yüzünü son kez göreceğim.
Ya da son kez ağlayacağım.
      Sanki dünyaya gözünü yeni açmış ve neden doğduğunu bile bilemeden birazdan göçüp gidecek talihsiz bir bebek gibi birkaç dakikalığına uğrayıp gideceğim dünyadan. Ne öncesi var ne sonrası. Sadece şu andan eminim, onu da elimde tutamıyorum. Kayıp gidiyor. Her an ölecekmişim gibi.

Yirmi birinci yüzyılda ölmek bunu gerektiriyormuş, öyle dediler. Ben de eğdim başımı.

     Ben aslında ölmek falan istemiyorum. Köküne kadar yaşamak istiyorum hatta. Bence bu yüzyıl bunu gerektirmeli. Ama kimse öyle demiyor.

Sadece birazcık korkuyorum, o kadar işte.

    Sonra uzak bir çağdan seslendi düşünmekten aforoz edilmiş bir bilgin;

Asıl yirmi birinci yüzyılda sevmek vurkaç yapmayı gerektiriyormuş. Geçtiyse şimdi kabullen, eğ başını ve git aptal kadın.

      Tükürmüyorum bu dünyanın çarkına filan. Çark mesafeler sayesinde dönüyormuş. Kırılan her kalp çarkı bir çentik daha ilerletiyor ve dünya bu şekilde dönüyormuş. Saygı duyuyorum artık tüm mesafelere, dünyanın bu işleyişine.

Güneşin bir gün kendisini eriterek yok etmesi dileğiyle.


5 Kas 2014

Turgut gibi



Aylardır yayınevim benden bir dosya beklerken ben elimdeki dosyaya hiçbir katkıda bulunmuyordum bile. Ve sürekli geçiştiriyordum. Bak tüyap yaklaşıyorlar, kültür bakanlığı, noter bıdıbıdılarının içinde, kendini bile çözemezken, dinlemezken, bilmezken, eksikken ve yorgunken, insan nasıl içine dönüp o hikayeye son verebilir ki? İnsan kendine bile akıl veremiyorsa nasıl başka bir hikayenin kahramanının aklı olabilir? Nasıl ona derinlik verebilsin, kendi içine bakmaktan bile korkarken?

En sonunda beni rahat bırakın! dedim. Rahat bırakın, rahatça döküleyim, serpileyim, çoğalayım, azalayım, ağlayayım, güleyim, düş göreyim ve yazayım.

     Beş gece önce yazdığım her şeyi elimin tersiyle masanın altına ittim, Yatağın altına ittim, tavan arasına sakladım, sandığa koydum, kilitledim, üzerine de yatak döşek dizdim. Döşeklerin arasında
annemin sakladığı çeyrek altınlardan ziyade sandığın çürük yarıklarından sızan yarım kalmış hikayelerin kahramanlarının çığlıkları vardı belki. Beni kurtar! Sus! Kokuları vardır bir de hikayelerin. Koku hafızasının ansızın attıgı tokatlar gibi bir anda yapıştırır, anlamazsın neye uğradıgını. Ama koku yayılmasın diye kapıyı iyice kilitledim. Anahtar deliğini ve kapı altı boşluğunu da küçük karton parçalarıyla tıkadım. Sese çare yoktu. Yalıtımı hiçbir zaman sağlayamadım. Ama kulaklıktan son ses Nina Simone kulaklarımdan beynimin içine akarken dışarıdaki ses çok da beni ırgalamazdı.
      Yarım kalmış hikayelerden hiç hoşlanmazdım oldum olası. Bir sonuca varmayan varamayan sürüncemelerde insan kendini kaybediyor çünkü. Belki yarın belki on yıl sonra. Çok da mühim değildi süreç. Üstelik sabırlıyımdır da. Ama sonucu bilmeliydim. Kararsız, kafası karışık insanları da hiç anlamadım, Hikayeleri de. Ben de kafası karışık bi kadınım oysa, her kadın gibi. Biraz da eksiğim, eylül gibiyim. Bakma böyle dediğime. Ama benim kafa karışıklığım içinde bile her şey yerli yerinde bir düzene oturmuştur. Asla kafa karışıklığına kurban gitmeyecek şeyler vardır. Yerlerinden asla oynamazlar. Bir tek toz bile kondurmam. Bir lale yaprağını narince siler gibi her dakika tozlarını alırım. kıymetini bilirim. Yarım kalmış olsalar da bir yere kilitlemiş olsam da sağlama almıştım onları, Çöpe atmamıştım. Arada gider yoklarım belki. Çıkarır, koklar, sonra yine yerine koyarım. onlar için ağlarım gerekirse. His öyledir. Hisliler de. Öyle kolayca devam edemezsin yeni bir hikayeye. Atamazsın çöpe falan da. Aşağıdaki çöpte olsa, donsa şu soğukta nasıl uyursun yatağında? Onlar yerli yerinde duruversin usluca. Şimdi bu kitabın vaktidir dedim. başı belli, sonu belli.

"Sahici bir sarsıntı, sahte bir dengeden iyidir." der Emrah Serbes.

Kitap bitti, editör hanım! Sıyrıldım ben de şimdiden. Kendimden. Şimdi uzak bir çağdan bu küçük kadına el sallıyorum. Ufaldı gözümde çünkü. Artık o kadını hiç sevmiyorum. İnançları ve umutları olan kadınlar bu yüzyılda aptal olarak nitelendirilirler çünkü. Çünkü böylesi bilmez enayilik ile cömertlik arasındaki çizgiyi. Şimdi al bunu, napıyorsan yap.

Barış bıçakçı da der ki;

     "Editör hanım, elime kalem aldığımda sahip olduğum romanım basılırsa, belki günlük hayatta da sahip olabilirim! bütün umudum bu!
      Romanım basılırsa, beni kovalayan saksağanların karşısına korkusuzca dikilebilirim. Her sabah gazete almaya giderken selamlaştığım ada görevlisi nedim'in, gündüzleri apartman boşluğunda sesleri yankılanan, kapı aralarından, gözetleme deliklerinden bana bakan komşu kadınların ve nazlı'nın ailesinin karşısına nihayet düzgün bir kıyafetle çıkabilirim. Yazar kıyafeti. Fena değildir. En azından eskrimci kıyafetiyle dolaşmaktan daha iyidir. Çünkü toplu konutlardaki hemen herkes bana, ani bir hamleyle kalplerinin üzerindeki bir düğmeye dokunup iç dünyalarının çirkin ışığını yakacakmışım gibi çekinerek bakıyor.
     Romanım basılırsa, istifa edip evde oturmam, kitap okumadan, tek bir cümle yazmadan sadece hayal kurarak boş boş geçirdiğim saatler bir vicdan sorunu olmaktan çıkar. Belki john mayall'dan sensitive kind'ı veya 16 horsepower'dan sinnerman'i acze düşmeden, ikide bir burnumu çekmeden dinleyebilirim. Geçmişle ilgili hiçbir marazi duyguya kapılmadan çilek reçeli yapabilirim, hatta şeftali reçeli de. 
     Ayrıca, romanım basılırsa, daha çekici bir erkek olabilirim. bir kitaptan ne çok şey bekliyorum, değil mi editör hanım, tıpkı kadınlardan beklediğim gibi.
...
     Kendi acılarımıza ve başkalarının acılarına hiçbir yeni biçim arayışına girmeden tanık olmamız ve      sessizce katlanmamız bekleniyor. Günümüzün dünyası Beckmann'in dünyasından daha tekin bir yer değil. Her şey kendini ölçüsüzce çoğaltarak var olmaya çalışıyor: insanlar, silahlar ve para!
      Hayata baktığımızda orada, çöplüklerin ve cinayetlerin saltanatını görüyoruz, orada minarelerin ve süngülerin gülünç, berbat şiirini görüyoruz, kirli savaşların heybetli anıtını görüyoruz. " Edebiyat yavaş yavaş lüks haline geliyor. Bu koşullarda yazmak, tek ve öldürücü bir hamleyse anlamlı! Ötesi üçkağıttan başka bir şey değil.
 Yayınevinize teslim ettiğim romanı yazarken, elbette ben de o tek ve öldürücü hamleyi aradım, hep aradım. Ama şimdi yazdıklarımı düşünüyorum da...
    Beş yaşımda annemle ve babamla bir taksiye binip sünnet olmaya giderken, annemin elinden tutmuştum. Korkuyordum. Babam ön koltuktan bana doğru dönüp canımın hiç acımayacagını müjdelemişti: Sinek ısırığı gibi bir şey hissedeceksin."
     Hayır o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben editör hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın; hiç acımayacak!

Ben de aşağı yukarı böyle diyorum. Ama elbette ekleyeceklerim var.

Şimdi al bunu editör hanım! Bitti kitap beş gecede! Basıyor musun, umutsuz diğer dosyaların arasına mı atıyorsun? Tozlandırıyor musun? Kitapçıların raflarına renk mi katıyosun? Artık sana kalmış. Ben yazar falan değilim. Barış gibi sinek ısırıklarının müellifi de değilim. Ben kağıt kesiklerinin müellifiyim! Olur da basacak olursan, sonuna ekle:

Çok acıyacak!

Uyarı da değil, tehdit! Bunu da ekle.

Ben gidiyorum. Turgut gibi...Hayalimi yanıma alıp bir trene biniyorum, dedim ya uzak çağdan sesleniyorum. Şehir arkamda kaldıkça şehrin gözünde ufalarak kayboluyorum.




1 Kas 2014

bugu

Doğuştan alınmış bir sevgisizlik.
Vermek istenilen koskocaman bir sevgi
Kimin içine sığar,
Bi onun,
belki.
Yoo, yoo. hayır. sığmıyor

Bin yıllık bir boşluk.
Bir yıllık bir mutluluk,
Ebedi olsun istenen ama muallak havuzunda yüzüp duran, ne olacağı belirsiz.
Yoo, yoo. belli. gitti.

Sabırla beklenen bir güzel günün hayali.
Hiç gelmeyecek olan.
Evet evet, gelmez asla.
Hem de her şey daha da kötü olurken,
ve güzel olan tek bir şey varken
yoo, yoo. artık yok.
tutunmaya çalışmak
neye
Hem de tutunmaktan korkarken
korkutmaktan korkarken.
korktu.

"Gerçek acı, insanı yapay sevinçten daha çok canlandırır."mm

5 Nis 2014

üç mevsim sussam, son mevsim ölürüm.

Yaşamasını bilmeli , pek tabii. Bir defne yaprağını bile sevebilmeli. Defne yaprakları ki… Neyse.
Düşünemiyor,
Konuşamıyor,
Aptallaşıyorum.
Kendime kızıp yine kendimi hırpalıyorum. Ve susuyorum. Sevsem de ben bir defne yaprağını bile, yaşarken en iyi susmayı öğrendim. Türkiye’de yaşayan her kadın gibi. Sevmeyi değil. Ah bir de ölümü!
İnsanlar hâlâ başka şeylere üzülebiliyor ve hâlâ ısrarla konuşmaya devam ediyorlar. Evrende hep bir gürültü, tantana, kuru safsata.
Başım ağrıyor. İnsanlar susamıyor.
Çocuklar ölüyor. İnsanlar hâlâ susmayı beceremiyor.
Konuşuyor ama anlatmayı bilmiyor. Anlatsa dinlemeyi.
Oysa sussalar, hani ciddi ciddi sussalar ama, bir başarabilseler uyum sağlanacak. Ölüler ve yaşayanlar biraz daha yakınlaşacak. Hem zaten ölüler istese de konuşamaz ki. Ama sen onları hep duyarsın. Ensende bir hayalet gibi gezer seninle. Sen nereye o da oraya.
Ben yine de severim ama ölüleri. Onlar bilirler susmayı. Ve anlatmasam da dinlemeyi. Ve de anlamayı.
Evet, ben her bahar bir defne yaprağına aşık olurum. Güzün sararıp kışın öleceğini bile bile.
Üç mevsim yaşarız biz, sonuncusu yas.
Sorun değil,
Ben de öleceğim biri beni severken. Serin güz akşamı, belki eylülde yavaşlayacak kalbimin tıkları. İnatçıyımdır ben, belki birkaç ay dayanacağım.
Soğuk, sert bir kış sabahı vereceğim son nefesimi.
Defne yapraklarından özür diliyorum. 

14 Mar 2014

Ben Berkin'i Hiç Unutmayacağım

Ben ölümün ne olduğunu 12 yaşındayken kollarımda iki günlük bir bebek öldüğünde öğrendim.
Henüz iki günlük. Doğalı iki gün olmuştu. Ev ana baba günü. Çocuk anneannesinin kucağındayken tuhaf sesler çıkardı. Annesi bunu duymadı, telefon ile konuşuyordu. Malum “allah analı babalı büyütsün”lü aramalar.
Odadaki herkes bakıştı durdu. Çocukta bir gariplik vardı, ama ne.
annem dürttü. “balkona git gel. çocuğu dedesinin sevmek istediğini söyle.”
Öyle yaptım. Oysa dedem sevmek istese kendi gelirdi. Neyse.
Çıktım. Bir dolanıp içeri girdim.
"Dedem bebişi sevmek istiyooor."

O an aldım çocuğu. Kucağımdaydı. Dışarı çıktım. Koridorda kafası arkaya düştü. Nefesini yokladım yüzümü yaklaştırıp. Nefes almıyordu.
Çocuğu babama verip durumu özetleyip annemi çağırdım. Ambulans çağırıldı ama tahmin edildiği gibi gelmemişti. Atlandı arabaya. Annem, babam, amcam (yani babası), hastaneye gittiler. Evde yengem dışında herkes bunu biliyordu. Ve ben o odaya giremiyordum.
O bekleyişi size anlatmamın tarifi yok. Herkes bir yandan rol yapıyor yengeme, Bir yandan da iyi haber bekleniyor.
Yengem yavaştan işkillenmeye başladı.
Millet hala rol yapıyor.
En son ufaktan çıtlatmayı denediler. Yengem telaşa verdi.
Anladı.
Hepimizden önce bilir gibi baktı.
İlk bebeğiydi.
Susamadı, konuşamadı, hiçbir şey yapamadı.
Gözlerindeki şoku size anlatmamın imkanı yok.
Henüz bir haber yoktu.
Ama dedim ya o zaten biliyor gibiydi.
Anlamış gibi.
Bebek öldü.
Aslında kucağımda ölmüştü.
Velev ki doktor da geç kalındığını söylemişti.
Aslında tam hatırlamasam da bilmem ne zehirlenmesi yüzünden öldü. Annesi zehirlemiş. Ya da onun gibi bir şey. Böyle vakalar oluyormuş. Yani hasta doğmuştu.

Ölümünün sebebiyle hiçbir alakam yoktu ama yine de kendimi suçladım.
Aradan 10 yıl geçti.
Ama yengemin gözüne baktığımda hala suçluluk hissederim.
O beni suçlu bulmasa da.
Çünkü o kadın evlat acısı yaşadı.
Dokuz ay karnında taşıdığı çocuğu bin bela haykırarak doğurup sadece İki gün kucağına alabilip sonra toprağa verdi.

Kendimi ister istemez sorumlu hissediyorum.
Ben çocukluğumca bunun ezikliğiyle yaşadım.
Ve ben bunu yaşadığımda sadece ve sadece 12 yaşındaydım.

Sen o yaşımı 6’ya katlıyorsun be adam, ama hiç yüzün kızarmıyor.


Benim öfkem burada başlıyor.
Benim yaşadığımın aksine kasıtlı bir cinayet söz konusu. Ama asıl sorumluların hiçbirinin canı yanmıyor.

Midem bulanıyor, kusacak oluyorum. Aklım almıyor.
Ölüm benim hayatımı sarsan tek şey. Beni o yaşımdan beri ölümden başka hiçbir şey üzmeye yetmiyor.
Ve bunun dahi meşrulaştığını görünce çıldırıyorum.
Bu kadar ele ayağa düştüğünü,
bu derece araç haline geldiğini,
bu derece basitleştirilip,
bir oyun haline getirilmesine,
inanın katlanamıyorum.

Ben Berkin'i hiç unutmayacağım
Kalbini kıran kıza saf duygularla yazdığı o tweeti.
Facebookta yarınlara nasıl koştuğunu yazdığı durum güncellemelerini,
ve o sımsıcak gözlerini hiç unutmayacağım.
umarım senin de beynine mıhlanır ve hep orada saplı kalır.

11 Kas 2013

nar

"Dürtme içimdeki narı, üzerimde beyaz gömlek var."
Birhan Keskin

Tüm bir nar, bir parçalanmaya bakar.
Birden eser beklenmedik rüzgarlar.
Kafana da bir anda eser düşlemeyi es geçtiklerin.
Bir nar,
kızıl kızıl çarpar gözüne taneleri
ve sen taneleri bir bir ayırsan da her bir çekirdeğini tüm tüm yutmak zorundasındır.
Kimisi takılır boğazına,
geçenler yaşadı.
Bazı düşünceler takılır aklına,
çözüm aşamasından geçtilerse yaşadın.
Yaşadım.

Takılmasa fikrime aksa gitse ya zamanlar da.
Tadına varamazsın bilirim parçalamadan, akıtmadan.
Fakat ben bir de şundan bahsetmek isterim;
Parçalara bölüp tek tek irdeleyince yormuyor mu düşünceler seni de?
Toplaması zor olmuyor mu?
Birkaçını topladım, onu buraya koyalım, şunu şuraya uyduralım, şu da şuraya cuk oturdu, çok güzel oldu.
Ah! bak orada bir boşluk kaldı. nasıl doldurmalı?
Yere dağılanları ne yapmalı?
Biri dolabın altına kaçmış, nasıl almalı?
Orada kalsın, kimse görmez. kalanları da süpür altına,
kimse görmez.
İlla toplayacaksın. duramıyorsun.
Toplasan nasıl oluruna uygun hale getireceksin?
Saklasan hepsini nereye sığdıracaksın, hiç mi gelmeyecek diline?
Sıkıntılı şeyler bunlar efendim, kurcalamamak gerek.
Bazen en güzeli, düşünmemek.
Bazen beyninizin içinde bir dağınıklık hissetmez misiniz siz hiç?
Nasıl topluyorsunuz, bir anlatsanıza.
Zorlanmıyor musunuz?
Nar tanesinin çekirdeğinin boğazından geçerken çıkardığı zorluk kadar en azından?
O zaman dedikleri şeyin,
hani şu birimini bir türlü çözemedikleri kavramın,
işte onun,
işte onun süzgecinden geçmeyen-geçemeyen şeyler var, bunlardan da bahsetmek isterim.
Fakat yoruluruz, gerek yok.

Kimisinin sahip olduğu şeyler bellidir.
Ola ki dağıttın, yok ettin.
Bitti işte o.
Aslında mühim değildir, yerine yenisi alınır. Ne olacak? Dersin.
Öyle değildir.
Ama dedim ya, kimisinin sahip olduğu şeyler bellidir.
Mesela bir yazarın kalemini kırarsan, yazdıklarını yok edersen onu öldürürsün.
Bir hayalcinin aklını çalarsan onu öldürürsün, ondan geriye bir şey kalmaz.
Denize tutkunu birini dört tarafı dağlar ve duyarsızlıkla sarmış bir şehre atarsan onu öldürürsün.
Kendi kalır, sıfatları kaybolur. bir süre sonra kendi de kaybolur. ama buna sonra değiniriz.
Yaşamsal şeyler her zaman ekmek sudan ibaret olmuyor.
Maalesef ki olmuyor.
Bir saniyeliğine hayatınızdan müziği çıkarın ve hiç var olmadığını düşünün.
Şu an sizi öldürdüm.
Bakın, bir saniyeliğine de olsa öldürdüm.

Katil olmak da böyle kolay.

Herkesin birileri var
Birilerinin bir şeyleri var.
Bir şeylerin hiç anlamı yok.

Bir kadın ağlarsa, bir çiçek solar. 
Her ağlayışında penceresindeki bir lale güneşe küser. 
Onu ağlatmak kolaydır,
birini öldürmek kadar kolay.
Birini gözünün içine baka baka öldürmek bile kolaydır.
Bilmeden öldürmekse, en kolayı.

Merhamet sevmez, zaten muhtaç olduğu hiçbir şeyi sevmez.
Kim sever ki?

Bugün bir çiçek daha soldu.
Bugün o kadın bolca ağladı.
Bir nedeni de yoktu oysa ki. 
Belki birinin kabrini özledi, gidemedi.
Yıllardır bir çiçek bile koyamadı
Belki bir kuş elektrik teline kapılıp öldü ve bahçesine düştü.

Ağlayan bir kadından bahsetmeyelim şimdi. Gözyaşı bize uzak şeyler.
Sevinçten ve özlemde olabilir, o ayrı.
En azından şimdilik.

Elinde sıkıca tutuyorsun, pek güzel.
İçinde binlercesi var, kimse bilmez. bilmesin, böyle daha güzel.
Aman düşürme, dağılmasın, toplayamazsın.
Aman! düşünme,
Böyle bütün kalsın. çok güzel.

Tümüyle ele alınca mükemmele ulaşıyorsan, zaten çok da deşmemelisindir.
Zaten işin içinde bir mükemmel varsa, henüz düşmemişsindir.
Ve bir düşüş kaçınılmazsa, o anı tatmalısındır.

Fakat bir gerçek var, es geçmemeli.
Yere düşenleri,
süzgeçten geçemeyenleri,
boğaza takılanları
ne yapmalı?
Nasıl toplamalı?
Nereye saklamalı?

18 Eyl 2013

Bugün benim doğum günüm

Güzel bir günde doğmuş olmak bütün ömrünün de güzel olacağı anlamına mı gelir?

Ancak yalnız geçen bir doğum gününde koca bir yurt odasında tek başına yatağının içinde doğum gününü kutlarken sorgularsın böyle şeyleri. Kendine çikolatalı bir kek alırsın, üzerine yine kendi aldığın mumu diker ve aslında yalnızca sigara yakmak için kullandığın yine kendi çakmağınla mumu yakar ve üflersin. hadi bir dilek tut diyenin olmadığından bunu da kendin akıl etmek zorundasındır. Ama bu doğum günü de böyle geçtiğine göre doğum günlerinde dilenen dilekler kabul olmuyormuş. Bunu da bilirsin. Ama yine de dilersin.

Sonrasında böyle sorgularsın.

Annem der ki sen çok güzel bir eylül sabahında doğdun. Sabah ezanı esnasında duyduk ağıdını. Sonrasında yine sorgularsın;

     Güzel bir günde doğmuş olmak bütün ömrünün de güzel olacağı anlamına mı gelir?
     Her doğum günümde neden kendimi doğumla ölüm arasında tuhaf bir arafta hissediyorum?

Derler ki tanrı ölümü önce dağlara vermiş. Bakmış olmuyor, dayanamıyor. İnsanlara vereyim, demiş. Şimdi ben dağlardan güçlü müyüm yani? Hadi canım oradan! Belki de bir dağ kadar güçsüzümdür. Nasıl baktığına bağlı biraz da. Dağlar da çok yalnız değil mi?

Derler ki bir süreden sonra insan acıya da bağışıklık kazanırmış. Duyarsızlaşırmış. Peki her defasından neden ölüme daha da yaklaştığımı hissediyorum.

Sen doğanın en güzel hali, Eylül! Ey beni böyle güzel bir ayda dünyaya salan yarabbi! Ömrüme de serpsen olmaz mı o eylülün güzel renklerini?